• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/sunumvaaz.vaaz
Üyelik Girişi
Site Haritası
Takvim
Mübarek Geceler

Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar5.69245.7152
Euro6.29836.3235
ÖRNEK BİR VAAZ PLANI VE VAAZ DUASI
VAAZ HAZIRLAMA VE SUNMA TEKNİKLERİ
İSLÂM'IN YAYILIŞ TARİHİ NOTLARI & İBRAHİM SARIÇAM

İSLÂM'IN YAYILIŞ TARİHİ NOTLARI

 

Medine Döneminde İslâm'ın Yayılışı İçin Başvurulan Yöntemler

Buradaki olaylar özellikle İslâm'ın yayılışı açısından ele alınmıştır.[1]

Mescidin İnşası

Hz. Peygamber, Mescit inşa ederek Müslümanların organize edilmesini sağladı. Burada davetçi yetiştirildi. Mescidin bitişiğinde yer alan yerde Suffe ashabı eğitim gördü. Resûlullah onları kabilelere davetçi olarak gönderdi.

Yeni Bir Kardeşlik Sistemi

İslâm toplumunun teşkilatlanmasında bir önemli adım da ensar ile muhacirler arasında özel kardeşlik sistemi kurulmasıdır. Hz. Peygamber İslâm’ı ilk tebliğ etmeye başladığı andan itibaren bu dine girenleri hangi ırk, kabile ve ülkeden olursa olsun eşit kabul etmiş ve kabile kardeşliğinin yerine İslâm kardeşliğini getirmiştir. O, bir yandan insanlara Allah’ın varlığını ve birliğini anlatırken, diğer yandan bu inanç etrafında toplananları din kardeşliğinde birleştirip kaynaştırıyordu.

Bu kardeşleştirme (muâhât) hadisesini Müslümanlar kısa sürede özümsediler. Öyle ki, bir Müslüman, putperest kabiledaşıyla ve akrabasıyla ilişkisini kesip, aralarında kan bağı bulunmayan, başka bir kabile veya ülkeye mensup olan, yahut da köle olan bir Müslümanla maddi ve manevî dayanışma içine giriyordu. Nitekim İslâm’ın daha ilk yıllarında Hz. Ebû Bekir işkence çeken, kendisiyle aralarında kan bağı bulunmayan köleleri hiçbir karşılık beklemeden sırf Müslüman oldukları için büyük paralar ödeyerek satın almış ve hürriyetlerini ellerine vermiştir.

Birarada Yaşama Tecrübesi

Resûl-i Ekrem Medine'ye hicret ettiği sırada burada bütün şehir halkını kapsayan bir idârî yapı mevcut değildi. Her kabile kendi içinde birlik oluşturuyordu. Hz. Peygamber, kardeşleştirme müessesesi ile Müslümanlar arasında birliği sağlamlaştırdıktan sonra şehre, Müslümanları, gayrı müslim Arapları ve Yahudileri içine alan ve daha önce Medine tarihinde hiç rastlanmayan bir siyâsî-sosyal yapı getirdi. Bu yapı, etnik kökenleri ve dinleri farklı çeşitli gruplardan, federasyonlardan oluşan bir konfederasyon idi. Bu teşebbüs her şeyden evvel şehir halkının barış ve güven içinde yaşamasını sağlamak gayesini taşıyordu. Öncelikle de Medine’de Müslümanların güvenliğini sağlamak gerekiyordu. Bu, İslâm’ın ve Müslümanların geleceği bakımından son derece önemli idi. Çünkü Mekke müşrikleri Medine'ye saldırmak için fırsat kolluyorlardı.

Medine'de Müslümanlar dışında müşrik Araplar ve Yahudiler önemli bir güç olarak duruyorlardı. Yahudiler hem mâlî bakımdan, hem de nüfus olarak hiç de küçümsenmeyecek bir durumda idiler. Hz. Muhammed (s.a.s.) başlangıçta Yahudileri ve müşrik Arapları şehirden uzaklaştırmak veya onlara husûmet beslemek gibi bir tutum içine girmedi. Aksine onlarla antlaşma yapmak için teşebbüse geçti. Bu suretle Medine'ye yapılacak bir saldırı karşısında Yahudilerin ve müşriklerin tehlike oluşturması önlenmiş oluyordu. Buna ek olarak şehri beraberce savunacaklardı. Bu, siyâsî ve askerî bakımdan son derece gerekli idi.

Resûlullah (s.a.s.)’ın Davet Metodu ve Savaş

Öncelikle belirtmek gerekir ki, Peygamberimiz hem Mekke ve hem de Medine döneminde insanları öğütle, delille, ikna yoluyla ve Kur’an okuyarak İslâm'a davet etmiştir. Dolayısıyla onun etrafında oluşan topluluk, zor kullanılarak bir araya getirilen insanlardan değil, bunun aksine tatlı dille, ikna yoluyla Allah’a çağrılmaları sonucu hür iradeleriyle İslâm’ı seçen kimselerden oluşmuştur. "Çünkü insan, zorla alıştırmayla, kanunlarla, kaba kuvvetle ıslah edilemez, sadece davranışı değişebilir". Halbuki Hz. Peygamber'in amacı insanların sadece davranışlarını değiştirmek değil, özüne hitap ederek ıslah etmekti. Barış, sevgi ve rahmet peygamberi olan Hz. Muhammed (s.a.s.), esasında savaştan ve savaşmaktan hoşlanmazdı. İslâm’ın Mekke döneminde kendisine ve Müslümanlara düşmanlık yapan, işkence eden ve şiddet uygulayanlara aynı yolla karşı çıkmamış, onlardan intikam alma yoluna gitmemiştir. Mekke döneminde nâzil olan Kur’an-ı Kerim âyetlerinde Hz. Peygamber’e ve inananlara sürekli sabır tavsiye edilmiştir. Müslümanlar maruz kaldıkları işkencelerden şikayet ettiklerinde Hz. Peygamber “Sabredin ben savaşla emrolunmadım” buyurarak onlara sabırlı ve metin olmayı öğütlemiştir.

Bedir Savaşı

Hz. Peygamber düşman ordusu geldikten sonra ve savaşmadan önce câhiliye devrinde de Kureyş'in elçilik görevini yürüten Hz. Ömer’i müşrik ordusuna göndererek barış ve güvenlik içinde Mekke'ye dönebileceklerini bildirdi ve savaş yapılmamasını teklif etti. Müşrik ordusunda yer alan Hakîm b. Hizâm, bu teklifin kabul edilmesini istedi; ancak Ebû Cehil bunu kabul etmeyip savaşmakta ısrar etti. Hz. Peygamber’in bu tutumu, savaş meydanında bile barış politikası takip ettiğini göstermektedir.

Bedir savaşından sonra Hz. Peygamber her şeyden önce esirlere iyi davranılmasını emretmiştir. Sahâbenin, Hz. Peygamber'in tavsiyesine uyarak esirlere iyi davrandığına dair kaynaklarımızda geniş bilgiler yer almaktadır. Sözgelimi onlar, yanlarında bulunan az miktardaki ekmeği esirlere yediriyor, kendileri hurma ile yetiniyorlardı. Hatta ellerinde bulunan küçük bir ekmek parçasını bile esirlere veriyorlardı. Muhtemelen yaralı ve yürüyemeyecek derecede halsiz olan esirleri develere bindiriyorlar, kendileri de yaya yürüyorlardı.

Görüldüğü gibi Sahabiler esirlere çok iyi davranmışlar, onlara gereken ikramda bulunmuşlar. Esirler ise Medine’de Müslümanlar arasındaki iyi ilişkileri gözlemlemişler. Bundan dolayı İslâm’ı tanıma imkanı bulmuşlardır.

Uhud Savaşı

Resûlüllah her zaman olduğu gibi bu savaşta da istişareye önem vermiştir. Okçuların onun emirlerine uymamaları can kaybına sebep olmuştur. Bu da zaferin sabırla ve komutanın emirlerine itaatle elde edileceğini göstermektedir. Ganimet elde etme arzusu, Allah rızasını kazanmanın ve Hz. Peygamber’e itaatın önüne geçmemelidir. Bunun aksine uygulamalar yenilgiye yol açmıştır. Müslümana gevşeklik, ümitsizlik yakışmaz.

Resûlullah ve müslümanlar Uhud savaşından gerekli dersleri alarak İslâm'ın yayılmasına devam etmişler. Müşriklerin şehitlere karşı sergiledikleri olumsuz davranışlar, onların organlarını kesmeleri (müsle) kara bir leke olarak onların hanelerine yazılmıştır.

İslâm’ın Yayılması Uğruna Meydana Gelen İki Facia: Bi’r-i Mauna ve Reci Vak’ası

Uhud savaşından dört ay sonra Safer 4/Temmuz 625’te Müslümanları üzüntüye boğan bir olay olan Bi’r-i Maûne fâciası meydana geldi. Bu olay şöyle gelişti: Âmir b. Sa’saa kabilesi başkanı Ebû Berâ (Âmir b. Mâlik) Medine'ye gelerek Hz. Peygamber'e bazı hediyeler takdim etti. Fakat Hz. Peygamber "Ben bir müşrikin hediyesini kabul etmem" diyerek bunu reddetti. Halbuki Ebû Berâ'ın hediyesini hiçbir Mudarlı reddetmemişti. Bundan sonra Hz. Peygamber, Ebû Berâ'ı İslâm'a davet etti. Fakat o kabul etmemekle birlikte yanından da uzaklaşmadı. Kabilesine İslâm’ı anlatacak kimseler göndermesini Hz. Peygamber’den rica etti. Peygamberimiz davetçilerin başlarına bir tehlike gelebileceğinden endişe ettiğini söyledi. Ebû Berâ’ın onların emniyetini garanti etmesi üzerine Ehl-i Suffe'den yetmiş kadar kurrâyı adı geçen kabileye gönderdi. Davetçiler, Âmir b. Sa’saa kabilesine İslâmiyeti tanıtacak ve Kur’an-ı Kerim öğreteceklerdi. Heyet, Bi’r-i Maûne denilen kuyunun yanına varınca konakladı. İçlerinden Harâm b. Milhân adlı sâhâbî, Âmir b. Sa’saa kabilesinin başkanına Hz. Peygamber’in mektubunu götürdü. Bu sırada Ebû Berâ’ın öldüğüne dair bir şayia yayılması üzerine, elçi, mektubu Ebû Berâ’ın yeğeni Âmir b. Tufeyl’e verdi ve yanındakileri İslâm'a davet etti. Öteden beri İslâm'a karşı olan Âmir b. Tufeyl, mektubu okumadığı gibi elçiyi de öldürttü. Peşinden Bi’r-i Maûne’de bulunan İslâm davetçilerine saldırmak üzere kabilesinden adam toplamaya çalıştı. Ancak Ebû Berâ, davetçilere eman tanıdığını ilan ettiği için kimse onun sözüne kulak asmadı. Bunun üzerine Âmir b. Tufeyl’in Süleym kabilesinin kollarından topladığı askerler İslâm heyetine saldırarak Amr b. Ümeyye ve Ka’b b. Zeyd hariç hepsini öldürdüler. Esir edilen Amr b. Ümeyye, Âmir b. Tufeyl tarafından serbest bırakıldı. Amr b. Ümeyye Medine'ye gelirken Âmir kabilesinden yolda rastladığı ve Hz. Peygamber’in eman vermiş olduğu iki kişiyi bilmeden öldürdü. Daha sonra Hz. Peygamber bu iki maktulün diyetini ödeyecektir. Hz. Peygamber olayı öğrenince çok üzüldü. Çünkü İslâm davetçileri sadece İslâm'ı anlatmak için gönderilmişlerdi. Üstelik savunmasızdılar ve kendilerinin can güvenliği için de teminat verilmişti. Rahmet peygamberi olan Hz. Muhammed (s.a.s.), daha evvel kendisine ve ashabına yapılan haksızlık ve tecavüz karşısında bedduaya yeltenmediği halde, otuz veya kırk gün sabah namazlarında Bi’r-i Mâûne'de İslâm davetçilerini öldüren kabilelere beddua etmiştir.

Yine aynı yılın Safer ayında, Bi'r-i Maûne faciasının meydana geldiği sıralarda Recî' Olayı meydana geldi. Adal ve Kâre kabilelerinden bir heyet Medine'ye Hz. Peygamber’e gelerek kabilelerine İslâm’ı öğretecek bir heyet göndermesini rica ettiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber'in gönderdiği on kişiden oluşan ekip Mekke ile Usfan arasında Hüzeyl kabilesine ait Recî’ suyuna vardıklarında Hüzeyl kabilesinin bir kolu olan Lihyânoğullarından yüz kadar silahlı bir birlik yanlarına gelerek kendilerini esir alıp Mekke müşriklerine satacaklarını söylediler. Heyet mensuplarından Hubeyb b. Adiy, Abdullah b. Târık ve Zeyd b. Desinne dışındakiler teslim olmayı reddederek müşriklerle çarpışmaları sonucu şehit edildiler. Lihyânoğulları, bu üç kişinin ellerini bağlayarak Mekke'ye doğru hareket ettiler. Abdullah b. Târık kendilerine reva görülen muameleye tahammül edemeyerek yolda bağını çözdü ve müşriklerle çarpışarak şehit düştü. Onun kabri Zahrân'dadır. Hubeyb ile Zeyd'i Mekke'ye götürerek, Bedir'de öldürülen yakınlarının intikamını almak isteyen Mekkelilere sattılar. Mekke müşrikleri bu iki sahâbîyi bir müddet hapiste tuttuktan sonra şehir dışındaki Ten'îm mevkiine götürdüler ve onları darağacına asarak işkence ile şehit ettiler. Zeyd asılmak üzere darağacına getirildiğinde Ebû Süfyan ile aralarında geçen konuşma, sahâbenin Hz. Peygamber'e bağlılık derecesini göstermesi bakımından önemlidir. Ebû Süfyan ona sorar: "Ey Zeyd! Muhammed'in şimdi yanımızda senin yerinde olup onun boynunu vurmamızı ve sen de ailenin yanında olmanı ister miydin"? Zeyd şu cevabı verir: "Vallahi, ben ailemin arasında bulunurken, Muhammed'e şimdi bulunduğu yerde bir diken batmasını bile istemem". Bunun üzerine Ebû Süfyan şunları söyler: "Muhammed'in arkadaşlarının onu sevdiği ölçüde insanlardan hiç birinin bir başka kimseyi sevdiğini görmedim". Hubeyb b. Adiy'e de İslâm'dan dönerse serbest bırakacaklarını bildirdiler. Fakat o bunu kabul etmedi. Ölmeden önce iki rekat namaz kılmasına izin vermelerini istedi ve namazını kısa sürede bitirdi. Ölümünü geciktirmek için uzattığını sanmamaları için namazını uzatmadığını söyledi. Hubeyb burada söylediği bir şiirle Müslüman olarak öldükten sonra ölüm şeklinin hiç önemi bulunmadığını belirtti. Nihayet müşrikler onu kuru bir ağaca bağlayarak çarmıha gerdiler. Bedir'de öldürülenlerin çocuklarını -bu çocukların sayısının kırk olduğu söylenmektedir- getirerek ellerine mızrak verdiler ve onu şehit ettiler.

Hendek Gazvesi

Medine’nin çevresine şehri savunmak amacıyla kazılan hendekten dolayı bu savaşa “Hendek Gazvesi” denildiği gibi, çeşitli gruplar bir araya gelerek Müslümanlara saldırdığı için “Ahzâb Gazvesi” diye de anılmaktadır. Kur'an-ı Kerim'de, içerisinde bu savaştan bahsedilen "Ahzâb" adında bir sûre mevcuttur.

Bazı cesur düşman süvarileri bir iki defa hendeği aşmaya teşebbüs ettiler. Bunlardan Nevfel b. Abdullah el-Mahzûmî, hendeği aşmayı başaramayarak içine düştü ve Hz. Ali veya Zübeyr b. Avvam tarafından öldürüldü. Düşman, Nevfel b. Abdullah’ın cesedinin iade edilmesi için on bin dirhem vermeyi teklif etti. Hatta Ebû Süfyan'ın yüz deve gönderdiği söylenir. Ancak Hz. Peygamber onun cesedini karşılıksız olarak iade etti. Böyle davranışlar insanların gönüllerini İslâm’a ısındırmıştır.

Bu arada Müslümanlar lehine bir başka önemli gelişme oldu. Düşman saflarında bulunan Eşca’ kabilesinin reisi Nuaym b. Mes’ud İslâmiyeti kabul ederek gizlice Hz. Peygamber’in yanına geldi. Kendisinin İslâm'ı kabulünden müşriklerin haberi olmadığını ve Müslümanlara yardım edebileceğini bildirdi. Hz. Peygamber ona “harp hiledir” prensibinden hareketle faaliyette bulunabileceğini söyledi. Nuaym b. Mes’ud giriştiği faaliyet sonucunda Yahudi-müşrik ittifakını bozmayı başardı. Şöyle ki; önce Kurayza'ya giderek, onların konumunun kuşatmacılardan farklı olduğunu, burasının kendilerinin yurdu olduğunu, Kureyş ve Gatafan kabilelerinin er geç kendi yurtlarına döneceklerini, o zaman kendilerinin Müslümanlarla başbaşa kalacaklarını, böyle bir durum karşısında ise Müslümanlara karşı koyabilecek güçleri bulunmadığını hatırlattı. Onun için yanlarında tutmak üzere müşriklerden rehin istemelerini tavsiye etti. Yahudiler bu görüşü isabetli buldular.

Nuaym bu defa Kureyş müşriklerinin yanına giderek Ebû Süfyan ve etrafındakilere, Kurayzaoğullarının Hz. Muhammed (s.a.s.)'le antlaşmayı bozduklarına pişman olduklarını, Kureyş ve Gatafan'dan rehine isteyeceklerini ve boyunlarını vurmak üzere Müslümanlara teslim edeceklerini söyledi. Şayet kendilerinden rehine isterlerse vermemelerini tavsiye etti. Bir müddet sonra Kurayza'nın kendilerinden rehine istemesi üzerine müşrikler Nuaym b. Mes'ud'un söylediklerinin doğru olduğu kanaatine vardılar. Yahudilere haber göndererek asla rehine vermeyeceklerini bildirdiler. Şayet savaşmak isterlerse kendileriyle birlikte meydana çıkmalarını istediler. Kurayzaoğulları ise rehine almadan onlarla birlikte savaşmayacaklarını belirttiler. Nuaym b. Mes'ud'un bu girişimi Yahudilerle kuşatmacıların birbirlerine olan güveni sarstı. Gruplardan herbiri diğerini hainlikle suçladılar. Böylece Yahudi-müşrik ittifakı bozulmuş oldu.

 

Hendek Savaşı'nda Hz. Peygamber'in izlediği hareket tarzında altı çizilmesi gereken noktalar şu şekilde özetlenebilir: Hz. Peygamber düşman ordusunun hazırlığını duyar duymaz gerekli önlemleri almış ve hazırlıkları başlatmıştır. Kısa sürede dikkatle ve titizlikle hazırlamış olduğu projeyi hiç yılmadan ve her türlü güçlüğe göğüs gererek uygulama alanına koymuştur. Hendeğin projesinin hazırlanmasında, kazılmasında ve savunma süresince en ince detayları bile ihmal etmemiştir. Müslümanlar için çok tehlikeli sayılabilecek gelişmelerde paniğe kapılmamış, azmini yitirmemiş ve gerekli sebeplere bağlanmıştır. Düşman ordusunun bir kanadını çökertmek için Medine'nin hurma mahsulünün bir miktarını vermeyi, daha geniş bir ifade ile maddi fedakarlığı göze almış; fakat arkadaşlarıyla yaptığı görüş alışverişinden sonra bu düşüncesinden vazgeçmiştir; ayrıca gerektiğinde soğuk savaş taktiği uygulamıştır. Sonunda büyük bir tehlike, her iki taraftan da çok az sayılabilecek bir can kaybıyla atlatılmıştır. Halbuki müşrikler, Müslümanların üç katından fazla bir kuvvetle onların işini bitirmek amacıyla gelmişlerdi. Bu savaşta düşman safında yer alan Amr b. As, Halid b. Velid ve Dırâr b. Hattâb gibi pek çok cengâver daha sonra İslâm saflarına katılmıştır. Peygamberimiz Hendek kazımında ve savunma esnasında Müslümanlar arasında herhangi bir ayırım gözetmemiş, adalet ve eşitlik prensiplerine uymuştur. Her zaman olduğu gibi, olayın başından sonuna kadar attığı adımlarda ve ciddi gelişmelerde danışmaya ve görüş alışverişinde bulunmaya önemli yer vermiştir. Haber alma ve düşman hakkında bilgi toplama konusunda titiz davranmış ve bu hususta uygun gördüğü kimseleri görevlendirmiştir. Yahudi lideri Ka'b b. Esed, kendisine antlaşmayı bozmayı teklif eden Huyey b. Ahtab'a, Peygamberimizin "Sözünde duran, doğru bir insan ve iyi bir komşu olduğunu" söylemiştir. Bu, Hz. Peygamber'in iyi bir karaktere sahip olduğunun düşman tarafından bile itiraf edildiğini ortaya koymaktadır. Hz. Peygamber kuşatma esnasında gelişen olumsuz durumlar karşısında Müslümanların maneviyatını bozmamaya, hatta bilakis yükseltmeye ve güçlendirmeye özen göstermiştir.

Hendek gazvesinde müşriklerin 25 güne yakın bir zaman sürecinde sürekli Müslümanları seyretmeleri, onlar arasındaki ilişkileri görmeleri birçok kişinin Müslüman olmasına olanak tanımıştır.

Beni Mustalik Gazvesi

Bu gazveden Hz. Peygamber Medine'ye gelince esirler arasında bulunan Benî Mustalik’in reisi Hâris’in kızı Cüveyriye ile evlendi. Bunu duyan sahâbîler, Resûl-i Ekrem’in akrabası olarak kabul ettikleri Mustalikoğullarından aldıkları esirleri serbest bıraktılar. Bu evliliğin Mustalikoğulları ile Müslümanlar arasındaki düşmanlığı giderdiği ve Hz. Peygamber’in Cüveyriye ile evlenmesinin asıl hedefinin bu kabileyi İslâm'a yaklaştırmak olduğu görülmektedir. Nitekim bu evlilikten sonra başkanları Hâris b. Ebû Dırâr başta olmak üzere Mustalikoğulları İslâmiyet’i kabul etmişlerdir.

Hudeybiye

Hudeybiye Barış Antlaşması İslâm tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Antlaşma, ilk bakışta Müslümanların aleyhine görünmesine rağmen, lehlerinde gelişmelere vesile olmuştur. Bu gelişmelerin başında İslâm’ın hızla yayılması gelmektedir. Hudeybiye Barışı'ndan bir yıl önceki Hendek Savaşı esnasında Müslümanlar Medine'yi üç bin mücahid ile savunmuşlardı. Fakat, Hudeybiye'den yirmi iki ay sonra gerçekleşecek olan Mekke'nin Fethi'ne on bin Müslüman katılacaktır. Bundan başka, Hudeybiye Barışı, Hicaz bölgesinin iki önemli yerleşim merkezi olan Hayber’in ve daha sonra Mekke’nin fethine zemin hazırlamıştır. Ayrıca, Müslümanların Kureyş müşrikleri tarafından resmen tanınmasını sağlamıştır. Nitekim müşrikler, o zamana kadar tanımadıkları Müslümanları bu antlaşma ile siyâsî bir güç olarak kabul etmişlerdir. Bu durum diğer müşrik Arap kabilelerinin korkuya kapılmalarını sağlamıştır. Nitekim daha önce Müslümanlarla irtibat kurmak istemelerine rağmen Kureyş'ten çekinen bazı Arap kabileleri bundan böyle Hz. Peygamber'le rahatça görüşme ve İslâm hakkında bilgi sahibi olma imkânına kavuşmuşlardır. Hatta bir kısmı İslâm'ı kabul etmiştir. Hz. Peygamber, barış ortamından yararlanarak komşu ülkelerin devlet başkanlarına İslâm'a davet mektupları göndermiştir. Öte yandan Hudeybiye Barışı, Hayber Yahudilerini kuvvetli müttefikleri olan Mekke müşriklerinden ayırmıştır. Çünkü bu antlaşmadan sonra, eskiden birbirlerine müttefik gözü ile bakan Hayber Yahudileri, Kureyş, Gatafan ve Fezâre gibi kabileler arasındaki işbirliği bozulmuştur. Peygamberimiz, antlaşma sayesinde Kureyş'in arkadan vurma ihtimali ortadan kalktığı için, Hudeybiye'den döndükten sonra Hayber üzerine yürümüştür. Dolayısıyla bu antlaşma, Hz. Peygamber'in diplomatik açıdan büyük bir başarısıdır. Bütün bunlara ek olarak Hudeybiye Barış Antlaşması'ndan sonraki ortamda İslâmiyet hızla yayılmıştır. Öyle ki, antlaşmanın ardından gelen iki yıl zarfında İslâm'a girenlerin sayısı, o zamana kadar Müslüman olanlardan daha fazladır.

Hicretin altıncı yılında (628) müşriklerin engel olması üzerine gerçekleştirilemeyen umre, yedinci yılında (629) yapılmıştır. Bu umre (Umretü’l-Kazâ), Mekke müşrikleriyle ilişkilerde önemli bir yere sahiptir. Hz. Peygamber, Hudeybiye Barış Antlaşması'nın üzerinden bir yıl geçtikten sonra, antlaşma şartlarıyla Müslümanlara tanınan hakka dayanarak, içlerinde geçen yıl umre yapamayanların da bulunduğu iki bin sahâbî ile birlikte bir yıl önce Kureyş'in engel olması yüzünden gerçekleştirilemeyen umreyi yerine getirmek maksadıyla Mekke'ye hareket etti. Zülhuleyfe'ye vardığında ihrama girdi. Buradan Muhammed b. Mesleme'yi yüz atlı ile öncü olarak gönderdi. Tedbir olarak ok, yay, miğfer, mızrak ve kalkan gibi silahları da alarak Beşîr b. Sa'd idaresinde bunları da önden gönderdi. Fakat silahları Mekke'nin içine sokmayıp şehrin dışında bırakarak başına iki yüz kişilik bir nöbetçi birliği bıraktı. Mekkeliler Müslümanları tavaf yaparken görmeye tahammül edemediklerinden şehri üç günlüğüne boşalttılar. Bununla beraber Mescid-i Haram'a yakın mekanlardan Müslümanları seyredenler de oldu. Müslümanlar üç gün boyunca Kâbe'yi tavaf ettiler, Safâ ve Merve arasında sa’y yaptılar; kurbanlarını kestiler. Mekke sokaklarında gezdiler, eski evlerini gördüler. Doğup büyüdükleri, fakat zorunlu olarak yedi yıldır ayrı kaldıkları şehirlerinde hasret giderdiler. Peygamberimiz, umre ibadetini yerine getirenlerden bir birlik oluşturarak Batn-ı Ye'cec'de bulunan silahların başına gönderdi. Bu suretle silahları bekleyen nöbetçilerin de Kâbe'yi ziyaret etmelerini sağladı. Müslümanlar ziyaretin dördüncü günü sabahı Fetih Sûresi'nin 27. ayetinde açıklandığı gibi va’dini yerine getirdiğinden dolayı Allah Teâlâ’ya şükrederek gönül huzuru içinde Medine'ye hareket ettiler. Bu âyet-i kerîmede Allah Teâlâ, Resûlü’nün rüyasını doğru çıkaracağını ve Müslümanların Mescid-i Haram’a emîn bir şekilde gireceklerini beyan etmektedir. Peygamberimiz isteseydi Mekke'yi terketmez ve burayı rahatlıkla hakimiyeti altına alabilirdi. Fakat onun politikasında barış antlaşmasını bozmaya ve vefasızlığa yer yoktu. Peygamberimiz bu sefer esnasında amcası Abbas’ın baldızı Meymûne ile evlendi. Bunun üzerine Mekkelilerden bazıları “Demek ki Muhammed hemşehrilerine hâlâ dostluk ve iyi duygular besliyor” şeklinde yorumlar yaptılar.

Mekke’nin Fethi (8/630)

Hz. Peygamber Mekke'yi kan dökmeden fethedebilmek için hazırlıklarını gizli bir şekilde yürütmüştür. Müşrikler Müslümanların Mekke'nin fethi maksadıyla sefere çıktığını bilselerdi, gerekli önlemleri alırlar, şehri savunmak için ellerinden geleni yaparlardı. Sonunda çok sayıda can kaybına sebep olan bir savaş cereyan edebilirdi. Oysa Hz. Peygamber mukaddes belde Mekke’yi kan dökmeden fethetmek istiyordu. Bundan dolayı Mekke üzerine yürüdüğünü gizli tutmuş ve amacına da ulaşmıştır.

İslâm ordusunun gözcü birlikleri, yolda Hz. Peygamber'in faaliyetlerini izlemek üzere Hevâzin kabilesinin görevlendirdiği bir casusu yakalayarak onun huzuruna getirdiler. Sorguya çekilen casus, Hevâzin kabilesinin bazı Arap kabilelerini de yanına alarak Müslümanlara karşı savaş hazırlıklarına başladığını tüm ayrıntılarıyla haber verdi. Peygamberimizin emriyle Halid b. Velid tarafından tutuklanan casus, ordu Merruzzahran'da konakladığı esnada kaçtı; fakat Halid tarafından tekrar yakalandı. Halid durumu Peygamberimize bildirdi. O da Mekke'ye girinceye kadar onun tutukluluk halinin devamını istedi. Casus Mekke fethedildikten sonra Peygamberimizin İslâm'a daveti üzerine Müslüman oldu, İslâm ordusuyla birlikte Huneyn Savaşı'na katıldı ve Evtas Savaşı'nda öldü.

Öğle vakti gelince Hz. Peygamber, Bilâl-i Habeşî'ye Kâbe'nin damında ezan okuttu. Namazı kıldırdıktan sonra halka hitabede bulundu. "Ne dersiniz? Şimdi size ne yapacağımızı sanıyorsunuz?" diye sordu. "İyilik umuyoruz, sen asîl bir kardeş ve asîl bir kardeş oğlusun" cevabını verdiler. Bunun üzerine "Ben size kardeşim Yusuf'un dediğini diyorum: Bugün sizi kınamak yok. Allah sizi affetsin. O merhametlilerin en merhametlisidir" dedi. Konuşmasında tevhid, Allah'ın varlığı ve birliği üzerinde durdu. O'nun eşi ve ortağı bulunmadığını, va'dini yerine getirdiğini, kuluna (kendisine) yardım ettiğini, düşmanları bozguna uğrattığını bildirdi. Cahiliye dönemine ait faizin, kan ve mal davalarının kaldırıldığını, sidâne ve sikâye dışındaki kurumların lağvedildiğini duyurdu. Diyet ödenmesi gereken öldürme olayları, vârise vasiyet yapılamayacağı, kadının halasının ve teyzesinin üzerine nikahlanamayacağı, değiş tokuş yoluyla mehirsiz evlenmenin olmayacağı gibi bazı hukûkî meselere açıklık getirdi. Câhiliye dönemi kibirlenmelerinin ve atalarla övünmenin kaldırıldığını duyurdu. Bütün insanların Âdem'in nesli olduğunu ve onun da topraktan yaratıldığını söyledi. "Allah katında en iyiniz, en fazla takva sahibi olanınızdır" dedi. Mekke'nin Allah tarafından haram ve dokunulmaz bölge kılındığını hatırlattı ve bu yasağın kendisi tarafından pekiştirildiğini bildirdi. Mü'minlerin kardeş olduğunu söyledi. Kâbe'nin anahtarını tekrar Osman b. Talha'ya ve sikaye görevini de eski sahibi amcası Hz. Abbas'a verdi. Temîm b. Esed el-Huzâî'yi Harem hudutlarının taşlarını yenilemekle görevlendirdi.

Hz. Peygamber Mekke’de genel af ilan etti. Ancak on biri erkek, altısı kadın olmak üzere on yedi kişiyi genel af dışında tuttu. Bunların katlinin serbest bırakılması da kişisel kin ve düşmanlık yüzünden değildi. Bunlar çok büyük suç işlemişlerdi. Mesela Abdullah b. Sa’d b. Ebû Serh, önce Müslüman olmuş, Medine'ye hicret etmiş ve hatta vahiy katipleri arasında yer almıştı. Bir müddet sonra İslâm’dan çıkıp Mekke müşriklerinin yanına dönmüş, kâtipliği sırasında vahyi kendi arzusuna göre tahrif ettiğini söyleyerek müşriklerin İslâmiyet aleyhindeki çalışmalarını desteklemişti. Ebû Süfyan’ın karısı Hind de, Uhud’da şehit edilen Hz. Hamza’nın ciğerini çiğnemişti. Bununla beraber bu ikisi ve daha başkaları affedildi. Öldürülmesi serbest bırakılanlardan sadece altı kişi Mekke'ye girildiği gün katledildi. Süheyl b. Amr, Safvân b. Ümeyye ve İkrime b. Ebû Cehil gibi müşriklerin ileri gelenlerine emân verildi. Hz. Peygamber Mekkelilerden kimlerin kendisine ve sahâbîlerine işkence yaptığını, kimlerin kendisini öldürmek üzere süikast tertiplediğini ve kimlerin Bedir, Uhud ve Hendek gibi savaşlara iştirak ettiğini ve bütün bedevîleri toplayarak kendisini ve İslâm’ı ortadan kaldırmak istediğini çok iyi biliyordu. Bunlar Mekke'nin fethiyle birlikte onun eline düşmüşlerdi. İsteseydi hepsini kılıçtan geçirebilirdi. Onun bir tek sözü ve hatta işareti bile bunu gerçekleştirmeye yeterdi. Fakat o böyle yapmadı. Çünkü Hz. Peygamber, prensib olarak her zaman düşmanı kazanmayı, imha etmeye tercih ederdi. Onun bütün bu davranışları, insanların kalbinin nasıl kazanılacağını gösteren ve hoşgörü anlayışını ortaya koyan hususlardır.

Mekke'nin Fethi, Hz. Peygamber'in yeni Müslüman olanlarla ilgili uygulamaları açısından özellikle dikkat çeker. Fetihten sonra Mekkeliler sanki mağlup edilmiş bir millet ve ele geçirilmiş bir bölgenin ahalisi olarak kalmadılar. Aksine, hak ve görevler konusunda zaferi kazananlarla eşit duruma yükseldiler. Kimsenin malına, mülküne, evine arazisine el konulmadı; bunlar ganimet statüsüne tabi tutulmadı. Mücahitler yağma ile değil, Mekke’yi fethettikleri günün gecesini sabaha kadar tekbir, tehlil ve Kâbe'yi tavafla geçirdiler. Peygamberimiz Mekke'nin üç zengininden toplam yüz otuz bin dirhem borç alarak ihtiyacı olan sahâbîlere dağıttı. Daha sonra bu borcu Hevâzin ganimetlerinden ödeyecektir. Mekke’de hiçbir asker bırakmadan, şehrin idaresini de yeni İslâm’ı kabul etmiş Attâb b. Esîd adlı bir Mekkeliye bırakarak Huneyn’e doğru hareket etti.

Huneyn Gazvesi

Huneyn savaşında altı bin esirin yanısıra, yirmi dört bin deve, kırk binden fazla koyun ve bir miktar gümüş Müslümanların eline ganimet olarak geçti. Hz. Peygamber ganimetlerin Mekke’nin 24 km. Kuzeydoğusunda bulunan Ci’râne’ye götürülmesini emretti. Mes’ud b. Amr el-Gıfârî’yi de bunlar üzerine muhafız tayin etti.

Hz. Peygamber Zilkade ayının başında Ci’râne’ye geldi. Burada on üç gün kalarak Huneyn Savaşı'nda ele geçirilen esirleri ve diğer ganimetleri taksim etti. Ganimetlerin beşte biri hazineye ayrılıp geri kalanı gaziler arasında paylaştırıldı. Ganimetlerin taksiminden sonra, içlerinde Hz. Peygamber'in süt amcasının da bulunduğu on dört kişilik bir Hevâzin heyeti, onun huzuruna gelerek pişmanlıklarını arzettiler; İslâmiyeti kabul ettiklerini, süt kardeşinin kendi kabilelerinden olduğunu dile getirdiler ve affedilmelerini istediler. Hz. Peygamber onlara bu isteklerini cemaatle namaz kılındıktan sonra orduya hitaben açıkça dile getirmelerini söyledi. Onlar da bu tavsiyeyi yerine getirince Hz. Peygamber savaş esirlerinden veya mallardan birini tercih etmelerini söyledi. Heyet üyelerinin esirleri tercih etmeleri üzerine Hz. Peygamber kendisinin ve ailesi mensuplarının hissesine düşenleri serbest bıraktığını ilan etti. Hz. Ebû Bekir de kendi ailesi mensuplarının aynı uygulamayı yapacaklarını söyledi. Diğer muhacirler ve ensar da aynı yolu izlediler. Ancak öte yandan Temîm kabilesinin lideri Akra' b. Hâbis, Fezâre'nin reisi Uyeyne b. Hısn ve Süleym'in reisi Abbas b. Mirdas bu karara itiraz ettiler. Peygamberimiz bir konuşma yaparak onları ikna etti. Zeyd b. Sâbit'i ensar, Hz. Ömer'i muhacirler ve Ebû Rühm el-Gıfârî'yi Arap kabileleri arasında dolaştırarak hepsinin muvafakatını aldırdı. Böylece kısa süre sonra Hevâzin esirlerinin tamamı serbest bırakıldı ve ailelerine teslim edildi. Peygamberimiz esirlere Mısır'da imal edilmiş ince beyaz elbise (Kubtıyye) dağıtmıştı.

Ci'râne'de esirlerin dışında kalan ganimet mallarının taksiminde, Müellefe-i Kulûb'a (kalpleri İslâm'a ısındırılmış kimselere) ganimetin beşte birinden (humus) pay ayrıldı. Müellefe-i kulûb'un çoğunu yeni fethedilen Mekke’nin eşrâfı teşkil ediyordu. Bunlar arasında Kureyş lideri Ebû Süfyan, oğulları Yezîd ve ileride halife olacak Muaviye de vardı. Müellefe-i kulûb Kur’an-ı Kerim’de aynı zamanda zekât verilecek zümreler arasında da zikredilmektedir.

Peygamberimiz, Huneyn savaşından elde edilen ganimetleri taksim ederken Hevâzin kabilesinin başkanı ve komutanı Mâlik b. Avf'ın ev halkını ve mallarını dağıtım dışında tutmuştu. Peygamberimiz onun Taif'te Sakîf kabilesi arasında bulunduğunu öğrendi. Huneyn savaşına sebep olan ve henüz düşman safında, Sakîf kabilesi arasında bulunan Mâlik b. Avf'ın ne şekilde olursa olsun etkisiz hale getirilmesi gerekiyordu. Hz. Peygamber kendisine gelen Hevâzin heyeti vasıtasıyla ona haber göndererek, şayet yanına gelir ve Müslüman olursa ailesini ve malını kendisine iade edeceğini ve buna ek olarak da yüz deve vereceğini bildirdi. Bu haber üzerine yanına gelip Müslüman olan Mâlik b. Avf'a va'dettiklerini verdi ve onu kabilesinin İslâmiyeti kabul eden kolları (Sümâle, Selime ve Fehm) üzerine vali tayin etti. Bu ikram karşısında son derece duygulanan Mâlik, Müslüman olunca söylediği bir şiirde, insanlar arasında Muhammed gibi birisini ne gördüğünü ve ne de işittiğini, onun sözünü yerine getirdiğini ve kendisine bol bol bahşiş verdiğini dile getirdi. Daha sonra emri altındaki kabilelerle birlikte Sakîf kabilesine karşı mücadeleye başladı. İzlediği bu politikayla Hz. Peygamber, o tehlikeli, inatçı, korkusuz ve yiğit Huneyn cephesi komutanını elde etmekle kalmıyor, aynı zamanda onu eski müttefiklerine karşı harekete geçirmiş oluyordu.

Araplar arasındaki geleneğe göre antlaşmalar üzerinde başkan veya ailesinden birisi söz sahibi olabilirdi. O nedenle Peygamberimiz "Benim adıma bunu ancak ailemden bir adam yerine getirebilir" diyerek Hz. Ali'yi çağırdı; bu ayetleri ve içerdiği bazı hükümleri Mekke'ye gelen hacılara tebliğ etmek üzere onunla gönderdi. Hz. Ali, Mekke'ye gitmekte olan Hz. Ebû Bekir’e yolda ulaştı. Kendisinin halka Berâe Sûresi'nin ilk ayetlerini okumakla ve ilan etmekle görevlendirildiğini ve Hz. Ebû Bekir’in hac emîri olarak görevine devam edeceğini bildirdi.

Hz. Ali, Zilhicce’nin onuncu, yani bayramın birinci günü Mina’da Cemre’nin yanında toplanan insanlara Berâe Sûresinin ilk ayetinden başlayarak müşrikleri ilgilendiren diğer ayetlerini okuduktan sonra şu hususları bildirdi: Kâfirler cennete giremeyecektir. Bu yıldan sonra hiçbir kimse müşrik olarak hac yapamayacaktır. Kimse Kâbe'yi çıplak olarak tavaf edemeyecektir. Süresiz antlaşmalar iptal edilmiştir, bu durumda olanlara Allah dört ay süre vermiştir. Süreli antlaşmalar süresi sonuna kadar devam edecektir. Hac görevini ifa ettikten sonra da Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ali beraberce Medine'ye döndüler. Bu ültimatom etkisini hemen gösterdi. O yıl hacca katılmış olan müşriklerden önce bazı itiraz sesleri yükseldi; ancak daha sonra “Kureyş bile Müslüman oldu” diyerek, dört ay bile beklemeden hepsi Müslüman oldular. Bu suretle Arap Yarımadası'nda putperestliğin kökü kazınmış, Kâbe ve Mescid-i Harâm Hz. İbrahim ve Hz. İsmail peygamberlerin bıraktıkları esasa uygun bir şekilde, yalnızca tevhid inancına sahip mü’minlere tahsis edilmiştir.

İslâm’a Davet ve Tanıtım Faaliyetleri

Hz. Peygamber her zaman ve her yerde İslâm'a davet ve tanıtım faaliyetinde bulunmuştur. Onun Medine döneminde gönderdiği tebliğ ve irşad heyetlerinin yanında, gazve ve seriyyelerinde dahi davet faaliyetlerine dair örnekler bulmak mümkündür. Hudeybiye Barışı'na kadar toplu olarak bazı kabilelerin ve bunun yanısıra şahısların İslâm'a dahil olduklarını görmekteyiz. Ancak Hudeybiye barışından itibaren Hz. Peygamber'in vefatına kadar geçen dört yıl zarfında İslâm daha hızlı bir şekilde yayılmış ve geniş halk kitleleri bu dini kabul etmişlerdir. Şüphesiz bu konuda Hz. Peygamber'in İslâm'ı tanıtma ve yayma faaliyetlerinin büyük rolü olmuştur. Hz. Peygamber'in Mekke döneminde İslâm'a davet faaliyetleri üzerinde Peygamberliğinin Mekke dönemini ele alırken durmuştuk. Ayrıca kişiliğiyle ilgili bölümde de davetçiliğini işleyeceğiz. Burada ise onun çevre ülkelerin hükümdarlarına, kabile başkanlarına ve etkili şahıslara İslâm'a davet mektupları göndermesini, bu mektupların İslâm'ın yayılması açısından önemini ve Medine'ye daha ziyade hicretin dokuz ve onuncu yılında gelen heyetlerin İslâm'ı yayma faaliyetleri arasındaki yerini ele almak istiyoruz.

2- İslâm’a Davet Mektupları

Hudeybiye antlaşmasıyla geçici de olsa sağlanan barış ortamında Hz. Peygamber İslâm'ı daha rahat bir şekilde yayma fırsatı buldu. Hudeybiye'den Medine'ye döndükten sonra hicretin altıncı yılının son ayı olan Zilhiccede (veya yedinci yılının ilk ayı olan Muharremde) evrensel İslâm davetini her tarafa duyurmak amacıyla çevre ülkelerin hükümdarlarına İslâm'a davet mektupları gönderdi. Elçilerden altısını aynı günde yola çıkardığı rivayet edilir.

Hz. Peygamber Dihye b. Halîfe el-Kelbî’yi Bizans hükümdarına; Amr b. Ümeyye ed-Damrî’yi Habeşistan hükümdarına; Abdullah b. Huzafe es-Sehmî’yi İran Kisrasına; Hâtıb b. Ebû Beltaa’yı İskenderiye hükümdarı Mukavkıs’a; Şücâ’ b. Vehb’i Gassan Kralı Hâris b. Ebû Şemir’e; Selît b. Amr’ı Yemame hakimi Hevze b. Ali’ye gönderdi. Bunların dışında Arabistan'ın kuzeyinde ve güneyinde bulunan çeşitli kraliyet ailelerinin bakiyelerine, Arap kabile başkanlarına, ünlü ve nüfuzlu kişilere, Hristiyanlara, Yahudilere ve Mecusilere de mektuplar yolladı. O, muhtemelen hükümdarların İslâm'ı kabulünün, tebaalarının en azından bir kısmının da kabulüne vesile olacağını ümit ediyordu.

Hz. Peygamber'in Bizans İmparatoru Herakleios'a gönderdiği mektup şöyledir: "Bimillâhirrahmânirrahîm. Allah'ın kulu ve Peygamberi Muhammed'den Bizans İmparatoru Herakleios'a. Hidayete uyanlara selam olsun. Seni İslâm'a çağırıyorum. İslâm'ı kabul et ki kurtuluşa eresin. Allah da sana mükâfâtını iki kat versin. Eğer kabul etmezsen halkın günahını sen çekersin. 'Ey Ehl-i Kitab! Sizinle bizim aramızda müşterek olan söze geliniz. Sadece Allah'a kulluk edelim ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın. Eğer yüz çevirirlerse, şahit olun biz Müslümanız, deyiniz'". Herakleios Hz. Peygamber'in elçisini o sırada bulunduğu Kudüs’te (veya Humus'ta) kabul etmiş; yine o esnada Suriye’de bulunan Ebû Süfyan ve arkadaşlarından Hz. Peygamber hakkında bilgi almıştır. Onlardan elde ettiği bilgilerin peygamberlik vasıflarına uygun olduğunu belirten Herakleios, sonunda onun peygamber olduğuna kanaat getirmiş, ancak tebaasının Hristiyanlığı terk etmeye karşı olduğunu belirterek İslâm’ı kabule yanaşmamıştır. Elçiye iyi davranarak hediyelerle uğurlamıştır.

Hz. Peygamber Amr b. Ümeyye ed-Damrî’yi Habeşistan hükümdarına göndermiştir. Habeşistan hükümdarının İslâm’ı kabul ettiği ve Hz. Peygamber’in mektubunu muhafaza ettiği rivayet edilir. Necâşî aynı zamanda içlerinde Câfer b. Ebû Tâlib ve Ümmü Habîbe’nin de bulunduğu ülkesindeki muhacir Müslümanları gemiye bindirerek Amr b. Ümeyye ile birlikte Medine'ye göndermiştir. Esasında Hz. Peygamber’in, Necâşî’ye, birinde İslâm'a daveti, diğerinde Ümmü Habîbe’nin kendisine nikahlanmasını ve sahabilerden orada bulunanları da göndermesini istediği iki mektup yolladığı rivayet edilir.

Hz. Peygamber'in Abdullah b. Huzafe es-Sehmî’yi İran kisrâsına gönderdiğini biraz önce kaydetmiştik. İran Kisrası Hüsrev Perviz (II. Hüsrev) mektubu alınca Hîreli katibine okutmuş, mektupta Hz. Peygamber’in adını kendi adından önce yazmasına sinirlenerek mektubu yırtmış ve elçiyi de dışarı çıkartmıştır. Elçi doğruca Medine'ye gelip olayı anlatınca Hz. Peygamber, Kisrâ’nın devletinin parçalanması için Allah’a dua etmiştir. Diğer taraftan Kisrâ, Yemen’deki valisi Bâzân’a bir mektup yazarak Resulüllah’ın derhal yakalanmasını ve kendisine gönderilmesini emretmiştir. İki görevlinin gelip Yemen valisinin mektubunu kendisine vermeleri üzerine Peygamberimiz onları İslâm'a davet etmiş; bir gün sonra da Kisrâ’nın öldürüldüğünü onlara haber vermiştir. Gerçekten Kisrâ 27 Şubat 628’de kendi öz oğlu Şîreveyh (Şîrûye) tarafından öldürülmüştür. Bu gelişme üzerine Bâzân ve etrafındakiler Müslüman olmuşlardır. İran Kisrâsı İslâm'ı kabul etmemiştir, ama Bahreyn, Umman ve Yemen gibi Arabistan'daki İran sömürgelerinin yöneticilerine gönderilen mektuplar başarılı sonuçlar vermiş ve bu bölgeler İran'dan ayrılıp İslâm devletinin birer eyaleti haline gelmişlerdir.

İskenderiye Valisi Mukavkıs, Hâtıb b. Ebû Beltea tarafından kendisine gönderilen mektubu alınca, Kıptîlerin kendisini dinlemeyeceğini ve makamından da ayrılamayacağını belirtmiş ve cevâbî mektupla birlikte, Mâriye ve Sîrîn adında iki cariye ile bazı hediyeleri Medine'ye göndermiştir. Hz. Peygamber Mâriye’yi kendisi almış ve İbrahim adlı çocuğu ondan dünyaya gelmiştir. Sîrîn’i ise Hassân b. Sâbit’e vermiştir. Hâtıb b. Ebî Beltea, Mukavkıs'ın kendisine cömert davrandığını, kapısında fazla bekletmediğini ve orada beş gün kaldığını söylemiştir.

Peygamberimiz Şücâ' b. Ebû Vehb'i Gassan Kralı Hâris b. Ebû Şemir'e göndermiş, Hâris, kendisine böyle bir mektup gelmesine sinirlenerek yere atmış ve hatta Medine'ye bir hücum seferi tertipleme tehdidinde bulunmuştur. Hâris, Bizans imparatoruna durumu yazmış, ancak ondan beklediği desteği sağlayamadığı için bu düşüncesinden vazgeçmiştir. Elçiyi de hediyelerle geri göndermiştir.

Peygamberimiz Hanîfe kabilesinin başkanı ve kendisi bir Hristiyan olan Hevze b. Alî'ye Selît b. Amr'ı bir mektupla göndererek onu İslâm'a davet etmiştir. Şayet Müslüman olursa o bölgede idareciliğinin devam edeceğini de bildirmiştir. Hevze elçiye ikramda bulunmuş, ona iyi davranmış, fakat İslâm'ı kabul etmediğini bildiren bir mektupla geri göndermiştir. Mekke'nin Fethi'nden sonra ölen Hevze'nin yerine geçen Sümâme b. Üsâl Müslüman olmuştur.

Peygamberimizin bir mektupla Busrâ valisine gönderdiği Hâris b. Umeyr, Gassanlı bir başkan olan Şurahbil b. Amr tarafından kendi topraklarından geçerken öldürülmüştür. Bu olayın Mûte Savaşı'na yol açtığını daha önce kaydetmiştik.

Peygamberimiz Alâ b. Abdullah el-Hadramî'yi Bahreyn'e gönderdi. Alâ, Bahreyn Emiri Münzir b. Sâvâ'ya Hz. Peygamber'in mektubunu verdi. Münzir ile Araplar ve İranlılardan oluşan ada halkının çoğunluğu İslâm’ı kabul etti. Hz. Peygamber Alâ'ya bir mektup yazarak kendi dinlerinde kalmak isteyen Yahudi ve Mecusilerden cizye alınmasını istedi. Müslümanlardan alınacak zekât miktarlarını ve zekâta tâbi malları bildirdi. Alâ da Hz. Peygamber'in mektubunu halka okuyarak zekatları tahsil etti. Hz. Peygamber, Hecer (bugün el-Hufuf'un olduğu yer) Mecusilerine de gönderdiği mektupta onlardan İslâm dinini kabul etmelerini istedi. Şayet kabul etmezlerse kendilerinden cizye alınmasını istedi. Peygamberimiz Alâ'yı oraya vali tayin etti. Ancak eski valinin de görevinden azledilmediğine bakılırsa Müslüman olanların idaresi, zekat tahsili, İslâm'ın öğretilmesi gibi hususların Alâ b. Hadramî'ye verildiği, gayr-i müslim tebaanın idaresinin ise eski valinin elinde kaldığı anlaşılmaktadır.

Peygamberimiz Amr b. As'ı, İslâm'a davet etmek üzere bir mektupla Umman'a, Cülendâ'nın oğulları Ceyfer ve Abd'e gönderdi. Bunlar Ezd kabilesine mensup idiler. Ceyfer o sırada Umman kralıydı. Mektubun metni şöyledir: "Selam hidayet yoluna tabi olanlar üzerine olsun. Sizin her ikinizi İslâm'ın davetine çağırıyorum. İslâm'a tabi olun ve kurtuluşa erin. Zira ben, Allah'ın tüm canlıları uyarmak üzere ve va'dini kâfirler üzerinde tamamlaması için tüm insanlığa gönderdiği elçisiyim. İmdi eğer her ikiniz de İslâm'ı tanırsanız her ikinize de iktidar vereceğim. Ama ikiniz de kabul etmeyi reddederseniz ikinizin de krallığı sizden uzaklara yok olup gidecektir. Süvarilerim ülkenizde ordugâh kuracaklar ve peygamberlik vasfım krallığınıza galip gelecektir". Hz. Peygamber'in mektubunu alan Ceyfer ve Abd, birkaç gün düşündükten sonra İslâm'ı kabul ettiler ve faaliyetlerinde Amr'a yardımcı olmaya başladılar. Amr onların zenginlerinden zekat toplayıp fakirlerine dağıttı. Hz. Peygamber'in vefatı esnasında Amr, Umman'da bulunuyordu.

Hz. Peygamber Yemen halkına mektup yazarak Muaz b. Cebel ve Mâlik b. Zürâre ile gönderdi. Yemen'in çeşitli bölgelerine ve kişilere de mektuplar yazarak bu görevlilerin kendilerine gönderildiğini bildirdi; zekat ve cizyelerin bu ikisine verilmesini emretti. Yemen halkı Mâlik b. Zürâre'yi Hz. Peygamber'e göndererek Müslüman olduklarını bildirdiler ve itaatlerini arzettiler. Peygamberimiz de onlara bir mektup yazarak Mâlik b. Zürâre'nin durumu kendisine ulaştırdığını bildirdi. Onun bu son tavrı, yani Yemen halkının Müslüman olduğuna dair haberin kendisine ulaştırıldığını yöre halkına bir mektupla bildirmesi, kendisinin inceliğini, insanlara önem ve değer verdiğini, İslâm'ı kabul edenleri taltif ve takdir etmeye özen gösterdiğini ortaya koymaktadır.

Hz. Peygamber'in elçileri gönderirken ve mektupları yazarken izlediği politikaya gelince, o, herşeyden önce elçileri, gidecekleri ülkeleri çok iyi bilen, daha önce o bölgelere gitmiş kimselerden seçiyordu. Mesela Mekkeli Abdullah b. Huzâfe'nin birçok defa İran'a gittiği, oraya giden diğer Araplar gibi biraz Farsça bildiği, o nedenle Sâsânî imparatoruna elçi olarak gönderildiği görülmektedir. Elçilerde ikna gücü, ahlak güzelliği, dürüstlük, güzel konuşma, anlama ve kavrama yeteneği aranıyordu. Kısa, öz ve veciz bir biçimde yazılan mektuplar İslâm'a daveti içeriyordu. Karşı tarafı tehdit eden, itibarını düşüren ifadelere asla yer verilmiyordu. Hükümdarlara unvanları ile hitap ediliyordu. Mektupların içeriği her hükümdarın özelliği dikkate alınarak belirleniyor ve o şekilde yazılıyordu.

Hz. Peygamber mektupları mühürleyerek gönderiyordu. Gümüşten yapılmış olan bu mühürün üzerinde üç satır halinde,

Allah

Resûl

Muhammed

yazıyordu. Yani "Allah'ın elçisi Muhammed". Peygamberimiz bu mührü daima parmağında taşır, bir vesikayı mühürlemek gerektiği zaman da basması için yanındakilere verir, sonra tekrar parmağına takardı.

Peygamberimiz kabile başkanlarına, toplu olarak kabilelere, papazlara, çeşitli yerlerde oturan Yahudi kabilelerine İslâm'a davet ve ayrıca bölgelerde görev yapan valilerine de İslâm'ın kurallarını bildiren mektuplar yazıyordu. Hatta bu mektup ağının Hûzistan Merzübanı Hürmüzân'a kadar genişlediği görülmektedir. Bu mektupların sayısı o kadar çoktur ki, gönderilen şahıs ve kabilelerin isimlerini yazmak, metinlerini vermek veya teker teker ele alıp tahlil etmek bu çalışmanın hacmini aşacaktır. O nedenle burada mektupların içerdiği hususları genel hatlarıyla ortaya koymak ve İslâm'ın yayılmasındaki rolüne işaret etmek istiyoruz.

Hz. Peygamber'in mektuplarının herbirinin gönderildiği şartlar ve muhataplar farklıydı. Buna bağlı olarak mektupların herbirinin üslup ve içeriğinin de birbirinden farklılık arzettiği göze çarpmaktadır. Kabile başkanlarına gönderilen mektuplar incelendiğinde, bunlarda her kabile veya şahsın özel durumunun ve konumunun dikkate alındığı, Müslüman oldukları takdirde kendi arazileri üzerinde bırakılacaklarının bildirildiği, mal ve can güvenliklerinin teminat altına alındığı, Damre, Gıfâr ve Eslem gibi bazı kabilelerle karşılıklı yardımlaşma üzerinde durulduğu, iman, namaz, zekat, Allah ve Resûlüne itaat ve ahde vefâya dikkat çekildiği, kan davalarının kaldırıldığı, bir kabilenin kendi içindeki ve kabileler arasındaki zulüm ve haksızlığı önlemeye yönelik ifadeler kullanıldığı görülmektedir. Ehl-i kitaba gönderilen mektuplarda ise karşı tarafın inançları hakkında İslâm'ın hükümlerinin ortaya konulduğu, İslâm'ı kabul etmelerinin teklif edildiği, şayet bu teklifi reddederlerse uygulanacak hükümler, karşılıklı haklar ve mükellefiyetler ve cizye ile ilgili meselelerin yer aldığı görülmektedir. Peygamberimiz Himyer meliklerine gönderdiği mektupta onların Allah'ın hidayetine erişerek İslâm'a girdiklerini belirtiyor, Allah ve Resûlü'ne tabi olmaları, namaz kılmaları ve zekat vermeleri gerektiğini bildiriyordu. Toplanacak zekatlardan kendisinin ve aile fertlerinin faydalanmasının helal olmadığını açıklaması son derece dikkat çekicidir.

Mektuplarda konumuz açısından İslâm'a daveti içeren ifadeler özellikle önemlidir. Mesela Hayber Yahudilerine "Sizi Allah'a ve Peygamberine çağırıyorum"; Necâşî'ye "Ben seni tek olan, ortağı olmayan Allah'a, O'na itaate, bana tabi olmaya, bana indirilene inanmaya çağırıyorum"; Bizans imparatoruna "Ben seni İslâm'a çağırıyorum"; Eyle papazına "Müslüman ol veya cizye öde". Hâris b. Ebû Şemir'e "Ben seni tek olan, ortağı olmayan Allah'a inanmaya çağırıyorum; öyle olursa mülkünde bırakılırsın". Mukavkıs'a "Seni Allah'ın birliğini ikrara davet ediyorum" ... sözleriyle davet yapılmıştır.

Hz. Peygamber'in İslâm'ı yaymak için devlet ve kabile başkanlarının yanısıra bazı kişilere de davet mektupları görderdiği ve özel olarak ilgilendiği görülmektedir. Büdeyl b. Verkâ'ya Müslüman olması için bir mektup göndermiş; Hz. Ali'ye yazdırdığı bu mektup sonraki yıllarda bu aile için bir övünç kaynağı olmuştur.

Umretü'l-Kazâ esnasında Müslümanlar Mekke'ye girerken o zaman henüz İslâm'a girmemiş olan Halid b. Velid ortalıktan kaybolur. Peygamberimiz Hâlid'i, kardeşi Velîd b. Velid'e İslâm'a davet maksadıyla sorar. Fakat kardeşini arayıp bulamayan Velid, kendisine bir mektup göndererek durumu bildirir. Halid mektubu alınca Hz. Peygamber'in kendisiyle ilgilenmesine çok sevinir ve İslâm'a rağbeti artar; kısa süre sonra da Müslüman olur.

3- İslâm'ın Yayılması Açısından Heyetlerin Önemi

Mekke fethedilip Kureyş'in; onun ardından da güçlü bir kabile olan Hevâzin’in İslâm’ı kabul etmesi ve dokuzuncu hicrî yıldaki Tebük seferi esnasında Arabistan’ın kuzey kesiminin İslâm hakimiyetine girmesi üzerine Arap Yarımadası'nın çeşitli bölgelerinde oturan kabileler Medine'ye heyetler göndermeye başladılar. Gerçi kabile temsilcilerinin Medine'ye daha önce de, mesela beşinci hicrî yılda geldikleri görülmektedir; Müzeyneliler İslâm'a girdiklerini bildirmek üzere hicretin beşinci yılında Hz. Peygamber’e heyet göndermişlerdir. Fakat hicretin dokuzuncu yılında heyetler yoğun bir şekilde gelmiş, onun için bu yıla “Heyetler Yılı” (Senetü’l-Vüfûd) denilmiştir. Heyetlerin gelişi onuncu yılda da devam etmiştir. Medine'ye heyet gönderen kabilelerden bazıları şunlardır: Müzeyne, Sa'd b. Bekir, Temîm, Himyerîler, Beliy, Abdülkays, Ezd, Becîle, Has'am, Hanîfe, Tay, Esed, Tağlib, Âmir b. Sa’saa ve kolları, Fezâre, Mürre, Muhârib, Kilâb, Kinâne, Eşcâ, Kinde, Sakîf, Bâhile, Süleym, Şeybân, Havlân, Cüheyne, Kelb, Murâd, Hemdân, Neha’, Necranlılar...

Medine'ye gelip Hz. Peygamber tarafından kabul edilen heyetlerin çeşitli amaç ve istekleri vardı. Ancak genellikle mensubu bulundukları kabilenin Müslüman olduğunu bildirmek ve onlar adına bîatta bulunmak, İslâm’ın hükümlerini öğrenerek kabilelerine dönüp İslâm’ı öğretmek veya dini öğretecek kimseler talep etmek için geliyorlardı. Bunun yanında az sayıda da olsa bazı şartlarla İslâm’ı kabul etmek, dünyalık elde etmek, İslâm dinini kabul etmemekle birlikte cizye vererek İslâm hakimiyetini kabul etmek... gibi gayelerle Hz. Peygamber’e gelen heyetler de mevcuttu. Tağliblilerden hristiyan olarak gelenlerin dinlerinde kalabilecekleri, fakat çocuklarını hristiyan adetine göre vaftiz ettiremeyecekleri hükme bağlanmıştı.

Heyetlerle yapılan görüşmelerin İslâm'ın yayılması açısından büyük önemi vardır. Çünkü heyetler hangi amaçla gelirlerse gelsinler, bu, İslâm'ı hangi zaman ve zeminde olursa olsun insanlara anlatmak isteyen Hz. Peygamber için iyi bir fırsattı. Heyetlerin kabileleri adına gelmeleri de büyük bir avantajdı.

Medine'ye gelen heyetlere Hz. Peygamber, birkaç tatsız küçük olay dışında müsamahakâr ve misafirperver davranmıştır. Onlara iltifat etmiş, değer vermiş, nazik davranmış ve kendileriyle ilgilenmiştir. Hz. Peygamber İslâm’ı kabul ederek gelen ve kendisine bîat eden veya Medine’de Müslüman olan heyetlerin burada bir müddet kalarak Kur’an-ı Kerîm’i öğrenmelerini, dinin prensip ve esaslarına vâkıf olmalarını, bizzat kendisinin ve sahâbîlerin tatbikatını, İslâm’ın yaşanış ve uygulanış tarzını görmelerini sağlamaya çalışıyordu. Heyet üyelerinin sorularını cevaplandırıyor ve mükellef oldukları hususları bildiriyordu. Hz. Peygamber elçileri Mescid-i Nebevî’de “Heyetler Sütunu“ (Üstüvânetü’l-Vüfûd) adını taşıyan bir direğin önünde kabul ediyordu. Bu sütunun yeri günümüzde de Mescid-i Nebevî’de, üzerinde “Bu Hey’etler Sütunudur” (Hâzihî Üstüvânetü’l-Vüfûd) yazılı sütunla gösterilmektedir.

Medine’de bazen on gün, bazen de daha fazla kalan heyetlerin ağırlanmalarına tahsis edilmiş evler vardı. Abdurrahman b. Avf, Muğîre b. Şu’be, Ebû Eyyûb el-Ensârî ve ensardan bazılarının evleri bu iş için kullanıldığı gibi, Mescid-i Nebevî’nin bitişiğindeki Suffe ve Mescid'in yanında kurulan bir çadır, gerektiğinde misafirhane olarak kullanılıyordu. Hz. Peygamber heyetler Medine’den ayrılırken onlara çeşitli hediyeler veriyordu. Bazılarına emânnâme, ahidnâme (yazılı emir ve talimat, bazı şahıs ve gruplara tanınan hak ve imtiyazları, yabancılarla yapılan antlaşma hükümlerini içeren belge) ve kendilerine tahsis edilen arazileri bildiren yazı veriyor; bazı kabilelere kendi içlerinden valiler tayin ediyordu. Müslüman olanlara zekat tahsildarı, hristiyan olarak kalanlara da cizye tahsildarı gönderiyordu. Heyetlerin gelmesiyle birlikte hemen hemen bütün Arap Yarımadası Hz. Peygamber’in ya peygamberliğini, ya da hâkimiyet ve zaferini kabul etmiş oluyordu.

Heyetlerle ilgili bu ortak ve temel bilgileri sunduktan sonra bunların İslâm'ın yayılmasındaki rolü ve yeri üzerinde durmak istiyoruz. Hz. Peygamber'in süt annesi Halime'nin kabilesi olan Sa'd b. Bekir Medine'ye bir heyet gönderir. Heyetin başkanı Dımâm b. Sa'lebe devesini Mescid-i Nebevî'nin önünde bağladıktan sonra içeriye girer. Sahâbe ile oturan Hz. Peygamber'i tanıdıktan sonra kendisine biraz sert ve haşin davranacağını söyler ve kırılmamasını ister. Peygamberimiz istediğini sorabileceğini ve incinmeyeceğini ifade eder. Dımâm, "Ben senin ilâhın, senden öncekilerin ve senden sonrakilerin ilâhı adına and içerek soruyorum. Seni bize Allah mı elçi olarak gönderdi?" diye sorar. Peygamberimiz "Evet" cevabını verir. Dımâm aynı yemini her soruda tekrarlayarak şu soruları sorar: "Yalnız kendisine ibadet etmemizi, kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamamızı, babalarımızın tapmış olduğu putları terketmemizi bize emretmeni Allah mı sana emretti?", "Beş vakit namaz kılmayı Allah mı emretti?". Peygamberimiz her defasında "Evet" cevabını verir. Sonra Dımâm, zekat, oruç, hac ibadetlerini ve İslâm'ın diğer hükümlerini teker teker sayar, kelime-i şehadet getirerek Müslüman olur ve "Ben Allah tarafından getirdiklerinin hepsine iman ettim ve bunların tamamını eksiksiz yerine getireceğim. Ben kabilemi temsilen gönderilmiş bulunuyorum. Dönünce onlara burada duyduklarımı anlatacağım" der ve memleketine hareket eder. Peygamberimiz onun arkasından bakarak "Eğer bu adam sözünde durursa kurtuluşa erdi" der. Dımâm b. Sa'lebe, kendisini heyecanla bekleyen kabilesinin yanına döner. Onların tapmakta olduğu putları kötüleyerek konuşmaya başlar. Kabiledaşları onu putları kötülediği için başına bir belâ gelebileceği hususunda ikaz ederler. Fakat o bunlara aldırmaz. Hz. Peygamber'le yaptığı konuşmayı ayrıntılarıyla anlatır. Kısa bir tereddütten sonra kabile mensupları o gün Müslüman olurlar. Tapmakta oldukları putlarını hemen tahrip ederek mescid yaparlar ve namaz kılmak için ezan okurlar.

Yukarıdaki olayda, elçinin sorduğu sorulara ve öğrenmek istediği hususlara bakıldığında, onun İslâm hakkında önceden birtakım bilgilere sahip olduğu görülmektedir. O bu bilgileri kabilesine Hz. Peygamber tarafından daha önce İslâm'a davet amacıyla gönderilen elçiden almıştır. Bu bilgilerin doğruluğunu tetkik etmek ve bizzat Hz. Peygamber'le görüşmek için de Medine'ye kadar gelmiştir. Hz. Peygamber'in Dımâm'la konuşması sonucu İslâmiyet adına elde edilen başarı fevkalâde önemlidir. O, elçinin serbest davranmasına müsade etmiş, istediğini sorabileceğini belirtmiş, bu suretle rahatça düşüncelerini ifade etmesine fırsat tanımıştır. Elçi, karşısında kendisine güveni tam, kesin konuşan, getirdiği mesajdan emîn bir şahsiyet bulmuştur. Peygamberimizin tavrı, sorulara ikna edici ve kesin cevap verişi ziyaretçi üzerinde o derece etkili olmuştur ki, yurduna dönünce kabilesine İslâm'ı kabul ettirmeyi başarabilmiş, eski inançlarını terkettirmiş, taptıkları putları kırdırmış, cami yaptırtmış ve ezan okutmuştur. Onun gibi pekçok kabile temsilcisinin Medine'de İslâm'ı kabul ederek yurduna döndüğü ve kabilesinin Müslüman olması için faaliyetlerde bulunduğu görülmektedir.

Heyetlere Medine'de kaldıkları süre içinde Kur'an, Sünnet ve İslâm'ın temel esasları öğretiliyordu. Hz. Peygamber Esed kabilesi heyetinden Hadramî b. Âmir'e bizzat kendisi Abese ve A'lâ sûrelerini öğretmiştir.

Peygamberimiz bazı kabilelerin özel durumlarını dikkate alarak makul isteklerini kabul etmiştir. Esed kabilesini İslâm'a davet ettiğinde onlar mallarından alınan zekatın kendi fakirlerine verilmesi ve kıtlık durumunda başka yerlere göç etmeleri şartıyla bîat ederek Müslüman olmuşlardır.

Peygamberimiz kabilelerin öteden beri sahip oldukları batıl inançları ve bunlarla ilgili uygulamaları ortadan kaldırmaya çalışıyordu. Esed kabilesi heyeti kuşları azarlamak, onların isimlerinden, seslerinden ve geçişlerinden anlamlar çıkarmak (ıyâfet), taşları işaretleyip avuçlarında sallayarak birtakım anlamlar çıkarmak ve kehanet gibi uygulamaların hükmünü sorduklarında Peygamberimiz bütün bunları yasaklamıştır. Uzre heyeti aralarında bir kâhin kadın bulunduğunu, ona muhakeme için başvurduklarını bildirirler. İçinden çıkamadıkları bir meseleyi ondan sorup soramayacaklarını öğrenmek isterler. Peygamberimiz ondan bir şey sormamalarını emreder; ayrıca putlar adına kestikleri hayvanların etlerini yemelerini yasaklar. Kinde temsilcileri tereyağının içine bir çekirge gözü saklayarak Hz. Peygamber'in yanına girerler ve gizledikleri şeyin ne olduğunu sorarlar. Peygamberimiz "Sübhanallah! Bu ancak kâhinlerin işidir. Kâhine, kâhinliğe özenmek ateştedir" buyurur. Hz. Peygamber'in İslâm'a aykırı batıl anlayış ve adetleri ortadan kaldırmaya yönelik uygulamalarına şu olayı da örnek olarak kaydetmek istiyoruz:

Peygamberimiz Cahiliye döneminde kendilerine hayvan yüreği yemeyi yasaklayan Cu'fî temsilcilerine kızarmış bir yürek ikram eder. Eti yemek üzere eline alan heyet üyesi Seleme b. Yezid'in, muhtemelen heyecandan ve yasak saydığı bir şeyi yemekten korktuğu için eli titrer. Peygamberimiz kendisine cesaret vererek "Ye onu!" deyince adam yürek etini yer.

Hz. Peygamber kabileler arasında dengeyi korumak, sınır tecavüzleri sebebiyle ortaya çıkabilecek tatsız olayları önlemek ve kabilelerin karşılıklı olarak haklarına riayet etmesini sağlamak istiyordu. Bu amaçla kabilelerin birbirinin topraklarına izinsiz girmelerini yasakladığı oluyordu. Nitekim Esed kabilesine Tay kabilesinin sularına ve topraklarına izinsiz girmelerini yasaklayan bir emirnâme vermiştir. Sözkonusu yazı sadece bu hükümle, başlarına Kudâî b. Âmir'in tayin edildiğini bildiren ibareyi içeriyordu. Hz. Peygamber'in bu ve buna benzer uygulamalarından, hangi kabilelerde ne tür problemlerin bulunduğunu çok iyi bildiği anlaşılmaktadır. Zira o iyi biliyordu ki bir davetin başarıya ulaşması davetçinin, muhatabının kültürel ve psikolojik yapısını göz önünde bulundurarak yaklaşmasına bağlıdır.

Hz. Peygamber'in, kabileler arasındaki problemlerin yanında, kabileler arasındaki ilişkiler, tarihler ve aralarında cereyan eden savaşlar hakkında da bilgiye sahip bulunduğu bazı heyetlerle yaptığı görüşmelerden anlaşılmaktadır. Murâd kabilesi temsilcisi Ferve b. Müseyk kabilesi adına Medine'ye gelir ve Hz. Peygamber'e bîat eder. Peygamberimiz Ferve ile, Murâd kabilesiyle Hemdân kabilesi arasında İslâm'ın ortaya çıkışından az önce meydana gelen ve Murâd kabilesinin büyük kayıplar vererek yenilgiye uğramasıyla sonuçlanan Rezm Savaşı hakkında konuşur. Ona "Rezm Savaşı’nda kabilenin başına gelenler sana da tesir etti mi?" diye sorar. Ferve de: "Rezm gününde benim kabilemin başına gelenlerin benzeri kimin kabilesinin başına gelir de onu üzmez?" şeklinde cevabını verir. Bunun üzerine Peygamberimiz "Fakat bu, senin kabilenin İslâmiyet'e girmesinde faydalı oldu" şeklinde bir değerlendirmede bulunur. Bu konuşma aynı zamanda Hz. Peygamber'in kabileler arasındaki eski çekişmeleri İslâm lehine değerlendirdiğini göstermektedir.

Câhiliye döneminde Ammuenes (Umyânis) adlı puta tapan Havlânîler, topluca Müslüman olduktan sonra Medine'ye on kişilik bir heyet göndererek Hz. Peygamber'e İslâmiyet'i kabul ettiklerini bildirirler ve kendilerine dinin hükümlerinin öğretilmesini isterler. Peygamberimiz onlardan putlarının âkıbetini sorar. Havlânîler ona çok yaşlı iki kişiden başka tapan kimsenin kalmadığını, döndüklerinde de yıkacaklarını bildirirler. Bu bilgilerden de hangi kabilenin hangi puta taptığını Hz. Peygamber'in çok iyi bildiği anlaşılmaktadır.

Medine'den ayrılışlarında heyetlere verdiği talimatlarda Hz. Peygamber'in ihtiyatlı davrandığı, barışla elde edilecek başarılara öncelik verdiği, gereksiz sürtüşmelere yol açacak faaliyetlerden kabile temsilcilerini sakındırdığı ve bu konuda gerekirse karar değiştirdiği de görülmektedir. Murâd kabilesinin başkanı Ferve b. Müseyk, kabilesinden Müslüman olanlarla birlikte İslâm'ı henüz kabul etmemiş olanlara karşı savaşmak için Hz. Peygamber'den izin alarak Medine'den ayrılır. Peygamberimiz onun arkasından bir haberci göndererek tekrar huzuruna çağırır. Ona kabilesini İslâm'a davet etmesini ve Müslüman olanlardan bunu kabul etmesini, ancak kendisinden yeni bir talimat alıncaya kadar Müslüman olmayanlara karşı herhangi bir harekette bulunmamasını tenbih eder.

Peygamberimiz Havlân heyetinde olduğu gibi kabile temsilcilerine İslâm'ın temel esaslarını, helal ve haram olan hususları açıklamıştır. İslâm'ın esaslarını bazı kabilelere yazılı olarak vermiştir. Ahlâkî konuları da ihmal etmediği görülmektedir. Tay kabilesi temsilcilerine sözlerinde durmalarını, emaneti yerine getirmelerini, komşulara iyilik yapmalarını, hiç kimseye zulmetmemelerini emretmiştir. Zulmün kötülüğünü özellikle vurgulamak amacıyla "Zulüm kıyamet günü karanlıklardır" demiştir.

Adiy b. Hâtim'in yaşadığı bölgede avcılık önemli bir geçim kaynağı olduğu için bu kabilenin temsilcilerine İslâm'ın av ile ilgili hükümlerini ayrıntılı bir şekilde öğretmiştir.

Putperestliğin ortadan kaldırılması ve yerine tevhid inancının yerleşmesi için heyetlere her şeyden önce İslâm'ın tevhid inancını bildirmiştir. Bunun yanında tevhid inancına taban tabana zıt olan putları kırdırmak için bazı heyetleri özel olarak görevlendirmiştir. Sakîf heyetinden, eskiden taptıkları Lât putunu yıkmalarını istemiş, ancak onlar korkularından buna yanaşmak istememişlerdir. Hz. Peygamber onların bu isteklerini kabul etmiştir. Çünkü amaç bu şekilde de gerçekleşmiş oluyordu. Biri Sakîf'li, diğeri de Câhiliye döneminden beri bu kabile ile dost olan iki kişiyi, Muğîre b. Şu'be'yi ve Ebû Süfyan b. Harb'i bu putu yıkmakla görevlendirmiştir. Osman b. Ebü'l-As'a da yıkılan putun yerine Taif Mescidi'nin yapılmasını emretmiştir.

Heyetlere putları kırma görevi vermesiyle ilgili bir örnek daha vermek istiyoruz. Becîle kabilesinden Cerîr b. Abdullah bir heyetle Medine'ye gelerek Müslüman olur ve bîat eder. Peygamberimiz ona kabilesinin bulunduğu yerlerde neler olup bittiğini sorar. Cerîr, İslâm'ın üstünlük sağladığını, yayıldığını, mescitlerde ezan okunduğunu ve kabilelerin, taptıkları putları yıktıklarını söyler. Peygamberimiz Tebâle'de Has'amlıların yurdunda bulunan, pek çok kabilenin tapınağı olan ve Yemen Kâbesi olarak bilinen Zülhalasa'nın ne durumda bulunduğunu sorar. Cerîr b. Abdullah'tan bu putun yerinde durduğunu öğrenince yüz elli kişiyle onu Zülhalasa'yı yıkmakla görevlendirir. Cerîr, adı geçen putu yıkar. Sonunda Has'am kabilesi mensupları da Hz. Muhammed (s.a.s.)'e tabi olduklarını bildirmek üzere Medine'ye bir heyet gönderirler. Onlar Hz. Peygamber'e "Allah'a, O'nun elçisine ve onun Allah katından getirdiği şeylere inandık. Sen bize bir mektup yaz, biz de onun içinde olanlara tabi olalım" derler. Bunun üzerine kendileri için şu belge yazılır: "Bu, Allah'ın elçisi Muhammed'den Bîşe'de ve çölde yaşayan Has'amlılara bir ahidnâmedir. Câhiliye döneminde dökülmüş olan kanlarınızdan dolayı intikam almanız kaldırılmıştır. Sizin içinizden her kim İslâmiyeti isteyerek veya istemeyerek kabul ederse, bolluk ve kıtlık zamanına göre artan-eksilen, yağmur suyu veya şebnem suyu ile sulanan yumuşak arazideki ziraatın yetiştirilmesi ve yenilmesi kendisine aittir. Akan su ile sulanan yerlerden öşür, yani onda bir, kuyu ile sulananlardan ise yirmide bir alınır". Has'amlılar için düzenlenen yazı, kan davalarının yasaklandığına dair ifadeleri ve arazi ürünlerinden tahsil edilecek zekatın miktarlarını içermesi bakımından önemlidir.

Cerîr b. Abdullah örneğinde olduğu gibi Peygamberimiz Yemen'de bazı kabileleri ve şahısları İslâm'a davet için merkezden ordular göndererek İslâm'ı yaymak üzere faaliyete geçmek yerine, yeni dini benimseyen kabile liderlerini kendi vatandaşlarına ve komşu kabilelere göndermiştir. Onun bu tutumu, toplum psikolojisini göz önünde bulundurduğunu ortaya koymaktadır. Aynı şekilde Ezd kabilesinden Medine'ye on kişilik bir heyetle gelip Müslüman olan Surad b. Abdullah'ı, Surad Ezdlilerinin başına tayin etmiş ve ona, kendi kabilesinden Müslüman olanlarla birlikte yakınlarında bulunan Yemenli müşrik kabilelerle mücadeleye girişmesini emretmiştir. Surad b. Abdullah da kendilerine komşu olan Cüreş halkını İslâm'a davet etmek üzere harekete geçmiştir. Onların bu daveti reddetmeleri üzerine Surad, şehri kuşatmış, uzun ve planlı bir mücadeleden sonra nihayet onları yenilgiye uğratmıştır. Sonunda Cüreş temsilcileri de Hz. Peygamber'e gelerek Müslüman olmuşlardır. Peygamberimiz onlara şu sözleriyle iltifatta bulunmuştur: "Hoş geldiniz! İnsanların en güzel yüzlüleri, en doğru, en tatlı sözlüleri, emaneti en çok gözetenleri! Sizler bendensiniz, ben de sizdenim". Peygamberimiz onlara hayvanları için otlak olmak üzere Cüreş civarındaki belirli korulukları tahsis etmiştir.

Hz. Peygamber tarafından bazı heyetlere yüklenen değişik mükellefiyetlere rastlanmaktadır. Aşağıda kaydedeceğimiz uygulama bize İslâm tarihinin daha sonraki dönemlerinde zâviyelerin geleni geçeni ağırlamak suretiyle öşürden muaf tutulmasını hatırlatmaktadır. Yemen'den Hz. Peygamber'e gelen heyetler arasına bulunan Benî Bârık temsilcileri Müslüman olurlar. Bunun üzerine Hz. Peygamber onlar için şu belgeyi yazdırır: "Bu, Allah'ın elçisi Muhammed'in Ezd kabilesine yazdığı ahidnâmedir. Bârık kabilesinin meyve ağaçları kesilmeyecek, kendileri istemedikçe vahalarında hayvan otlatılmayacaktır. Onlar da savaş ve kıtlık zamanlarında yanlarına gelen Müslümanları üç gün misafir edeceklerdir. Meyveleri olgunlaştığı zaman yolcular dalından koparmamak ve toplayıp götürmemek şartıyla yere dökülenlerden karınlarını doyurabileceklerdir".

Peygamberimiz, İslâm'ın yasak ettiği hususlarda heyetlere kesinlikle taviz vermiyordu. Sakîf heyeti adına konuşan Abdüyâlîl b. Amr zina, şarap ve ribâ gibi kötü alışkanlıkları kabilesinin bırakamayacağını söylemiştir. Fakat Hz. Peygamber bu şartları asla kabul etmediği gibi, kendilerine bu uygulamaların herbirini yasaklayan âyetleri okumuştur. Sakîf temsilcileri Lât adındaki puta üç yıl daha tapmalarına izin verilmesini istemişler, fakat Peygamberimiz bunu asla kabul etmemiştir. Sonunda Sakîf temsilcileri Müslüman olmuşlar ve Hz. Peygamber'in adı geçen kabileye yazdığı bir mektupla geri dönmüşlerdir. Şu kadar var ki Müslüman olduklarını ve Hz. Peygamber'den aldıkları emirleri bir müddet kabilelerinden gizlemişler, daha sonra uygun bir şekilde onlara İslâm'ı anlatmışlar ve bu suretle kabilelerinin Müslüman olmasını sağlamışlardır.

Şayet heyetlerin geldiği yörelerde İslâm'ın haram kıldığı maddeler üretiliyorsa, Hz. Peygamber İslâm'ın bunlar hakkındaki hükümlerini kendilerine bildirmiştir. Ceyşân temsilcileri Medine'ye geldiklerinde Yemen'de imal edilen içkilerin hükmünü sorarlar. Bu meyanda bal şarabı (bit') ve arpadan yapılan içki (mizr) nin adını zikrederler. Peygamberimiz bu içkilerin kendilerini sarhoş edip etmediğini sorar. "Çok içersek sarhoş oluruz" cevabını verirler. Bunun üzerine Peygamberimiz "Çoğu sarhoş eden şeyin azı da haramdır" buyurur. İşçilerine içirmek için şarap bulunduran bir adamın durumunu sorduklarında da "Her sarhoş edici şey haramdır" cevabını verir. Kendilerinin üzüm ve içki sahibi olduklarını, şarabın haram kılındığını ve üzümü ne yapacaklarını söyleyen Fîrûz ed-Deylemî'ye "Onu kurutup kuru üzüm yapınız" der.

Heyet üyelerinde aile hukuku ile ilgili yeni düzenlemelere aykırı olan eski uygulamalar varsa bunları değiştirmiştir. İslâm'ı kabul etmezden önce iki kız kardeşle evli olan Fîrûz ed-Deylemî'ye bunlardan birini boşamasını emretmiş ve o da boşamıştır.

Peygamberimiz heyetlere, toplumun her kesimine adaletli bir şekilde davranılması ve değer verilmesi gerektiğini göstermek amacıyla bazı uygulamalarda bulunmuştur. Hicretin 9. yılında Medine'ye gelen yetmiş-seksen kişilik Benî Temim heyetiyle birlikte o sırada çocuk yaşta bulunan Amr b. Ehtem de gelir. Heyet üyeleri onu eşyalarının başına nöbetçi olarak bırakırlar. Peygamberimiz heyet üyelerine birtakım hediyeler verir. İçlerinde hediye almayan kimse olup olmadığını sorar. Eşyalarının yanında bir çocuk kaldığını söylerler. Hz. Peygamber onun da gönderilmesini ister. Kays b. Âsım adlı heyet üyesi, onun ata tarafından izzeti olmayan bir çocuk olduğunu söyler. Peygamberimiz de "Olsun, o, heyet olarak gelmiştir. Bahşiş almaya hakkı vardır" buyurur. Çocuğu getirtir ve bahşişini verdirir. Benzer bir olay da Tücîb heyeti ile yaşanmıştır. Hz. Peygamber adı geçen kabilenin temsilcilerine bahşiş verdikten sonra içlerinden bir genci bineklerinin yanında bıraktıklarını öğrenince onu da çağırtarak hediyesini vermiştir.

Hz. Peygamber'in Müslüman olan kabilelere valiler, zekat tahsil memurları ve İslâm'ı öğreten elemanlar göndermiştir. İslâm'ın yayılması ve yerleşmesi açısından özellikle eğitim-öğretim faaliyetlerinin önemi çok büyüktür.



[1] Daha geniş bilgi için bkz. İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı adlı kitabı. 

  
3598 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam52
Toplam Ziyaret1108220
Hava Durumu
Saat
Vaaza Başlama Duası

Mevlid Kandili Dua Örneği

Dua

VAAZ KILAVUZU

KURBAN DUASI
KURBAN REHBERİ